“İsteyince oluyormuş…”
Karasinek yapımcılığında Antalya’nın Döşemealtı ilçesinde çekilen Cebran filminin yönetmen koltuğunda Meriç Erseçgen ilk uzun metrajıyla oturuyor. Senaryosunu Taha İkbal’ın kaleme aldığı, görüntü yönetmenliğini Şükrü Özçelik’in üstlendiği, müzikleri Serkan Ölçer imzası taşıyan filmin oyuncu kadrosunda ise Tuğba Kürükoğlu, Hakan Aydın, Elçin Atamgüç, Buğra Soykan Kişioğlu, Demet Vuranoğlu, Sebahat Adalar, Çağan Turhan, Murat Ercanlı, İlker Savaşkurt, Soner Akçay, Bilge Göze Bal gibi isimler bulunuyor.
Filmin konusunu çocukları musallata uğrayan bir çiftin yaşadıkları doğaüstü olaylar oluşturuyor. Çocuk sahibi olma mucizesini yaşayan Meryem ve İbrahim çifti, yıllar sonra oğulları Aras’ın etrafında gelişen esrarengiz olayların ardından geçmişteki trajik bir kazanın ve yüzyıllar öncesine dayanan ölümcül bir sırrın karanlığıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Gerek makalelerimde, gerek film eleştirilerimde, gerekse eşimle beraber yazdığımız “Yine mi Cin Filmi: 50 Maddede Türk Korku ve Gerilim Sineması” kitabımızda dile getirdiğim bir gerçek var: Pek çok (ve çoğunlukla neredeyse hiçbirini izlemeyen) insanların ‘cin filmi’ deyip geçtiği Türk korku yapımları büyük ölçüde ‘büyü filmi’. Zira hikâyelerinin çıkış noktası, çoğunlukla bir akrabalarının aileye büyü yapması oluyor. Tabii bir yerden sonra da, daha ilk sahnelerde kimin kime neden büyü yaptığı verildiği için, hikâyeler çeşitlenemiyor ve aynı eksende ilerleyerek, neredeyse hiçbir sürprize yer bırakmadan, adeta bir ‘büyü kamu spotu’ tadında sona eriyor.
Cebran (2026) da başlangıçta bu hissi uyandırsa da kısa bir süre sonra “Burada farklı bir şey var…” diye düşündürmeye, daha dikkatli bir şekilde kendisini izlettirmeye başlıyor. Nitekim herhangi bir boş sahnesinin olmaması, diyaloglarının özenli bir şekilde yazılmış olması, oyunculuklarının türdeşlerine kıyasla oldukça iyi düzeyde seyretmesi gibi olumlu yönlerinin yanında meczup rolüne hayat veren İlker Savaşkurt’un nizami bir topsakala sahip olması, Meryem’in doğum sahnesinde biraz fazlaca büyük bir bebek kullanılması gibi bir – iki ufak falsosu hariç sanat yönetiminin örnek teşkil etmesi bile başlı başına yetecekken; d@bbe serisinin alametifarikası olan katmanlı hikâyelerin çok başarılı bir versiyonunu sunmaları ve Siccîn serisinin özellikle ilk iki filmde çok iyi ortaya koyduğu gerçekçi Anadolulu karakterleri bizlere bahşetmeleri ama bunları yaparken de bu iki yapımdan tek bir kopya bile çekmemiş olmaları salondan çıkarken “İsteyince oluyormuş” dedirtiyor.
Tabii, önemli olan sadece istemek değil. Oyunculukları bu kadar iyi bir şekilde beyazperdeye yansıtabilmek, görüntü yönetmenliğinde hatasıza yakın sonuç elde etmek, senaryonun açık tek bir noktasının bile olmamasını sağlamak istemekten fazlasını gösteriyor. Roll caption’daki ciddiyet de o fazlalığı bize fısıldıyor: El dublörü bile kullanılan bir filmin, bu kadar başarılı olmasına şaşırmamak gerekiyor.
Ama maalesef şaşırıyoruz, çünkü iyi işlere artık çok az rastlıyoruz.
Sonuç olarak Cebran (2026) sinema seyircisini salonlara küstüren nice yerli korku işine nazire yaparcasına özenle çekilmiş bir film olarak son yılların unutulmaz işleri arasında adını ilk sıralara yazdırmayı başarıyor.
