10 Eylül 2026
the-crow-banner

“30 Yılda Gotikten Punka…”

Hassel Free Productions, David-Films ile The Electric Shadow Company ortaklığında çekilen The Crow, Türkiye’de gösterime girdiği adıyla The Crow: Ölümsüz filminin yönetmen koltuğunda Snow White and the Huntsman (2012), Ghost in the Shell (2017) gibi filmlerin de yönetmenliğini yapmış olan Rupert Sanders oturuyor. Senaryosu James O’Barr’ın çizgi romanlarından Zach Baylin ile William Josef Schneider tarafından uyarlanan filmin görüntü yönetmenliğini Steve Annis üstlenmiş. Müzikleri Volker Bertelmann tarafından yapılan filmin oyuncu kadrosunda ise Bill Skarsgård, FKA twigs, Danny Huston, Josette Simon, Laura Birn, Sami Bouajila, Karel Dobrý, Isabella Wei gibi isimler bulunuyor.

Filmin konusunu vahşi bir cinayete kurban giden genç aşıkların hikâyesi oluşturuyor. Genç aşıklar Eric ve Shelly, vahşi bir cinayete kurban gider. Gerçek aşkını kurtarmak için kendini feda etme şansı verildiğinde Eric, yanlışları düzeltmek için yaşayanlar ve ölülerin dünyaları arasında gidip geleceği kanlı bir intikam yolculuğuna çıkar.

1994 yılında James O’Barr’ın çizgi romanlarından Dark City (1998), I, Robot (2004), Knowing (2009), Gods of Egypt (2016) gibi kült yapımları çeken Alex Proyas tarafından uyarlanan The Crow, karanlık ve gotik atmosferi, karakterlerin ince ince işlenmiş dokusuyla gönülleri fethetmesinin yanı sıra, filmin çekimleri sırasında Eric Draven karakterine hayat veren Brandon Lee’nin talihsiz ölümü ile de hafızalara kazınmıştı. Makyaj sanatçılarının yaptığı makyajdan memnun olmayan Lee’nin, yönetmen Proyas ile buldukları çözüm ise makyajın Lee tarafından çekimden önceki gece yapılması, bu sayede de makyajın doğal olarak yıpranmış gözükmesinin sağlanmasıydı. Bu denli dikkatle yapılmış bir eserin 30 yıl sonra yeniden uyarlanması tüm bunlar eşliğinde oldukça zor görünüyordu. Nitekim de öyle olmuş. 30 yıl önceki film, Cadılar Bayramı Gecesi’nde başlamakla birlikte, uzun süredir birlikte olan ve sonraki gün evlenecek olan müzisyen Eric ile nişanlısı Shelly’nin bir serseri çetesi tarafından saldırıya uğrayıp öldürülmeleri ile başlamakta, ardından ise 1 yıl sonrasındaki Cadılar Bayramı gecesinde, ruhları iki dünya arasında taşıyan karganın Eric’i mezarından intikam alması adına kaldırmasıyla başlamaktadır. Bu filmde özellikle merhum Lee’nin ne yapacağını bilmez bir şekilde mezardan çıkarak ürkek adımlarla kargayı takip etmesi, artık viraneye dönüşmüş olan evine geldiğinde ise ölümü öncesi neler yaşadığını tekrar hatırlayarak yaşamasına dair sahnelerle ilerlemektedir. Duvarlardaki fotoğraflardan, etraflarında yer alan karakterlere değin her şey bir bütünün parçalarını oluşturacak şekilde özenle yerleştirilmekle birlikte, Eric karakterinin ölüm sonrasında intikam alan birine dönüşmesi süreci de oldukça iyi bir biçimde işlenmiştir.

30 yıl sonraki uyarlama ise gotik atmosfer yerine punk üzerinden ilerlemeyi tercih etmiş, uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle bir rehabilitasyon merkezine yatırılmış olan Eric ile Shelly’nin burada tanışması ile başlamayı tercih etmiştir. Shelly rehabilitasyon merkezine getirilmeden önce kendisini öldürmek üzere gelen kiralık adamlardan kaçmıştır. Shelly’nin rehabilitasyon merkezinde olduğunu keşfeden bu kiralık katillerin oraya gelmeleri ile Shelly ve Eric merkezden kaçarak Shelly’nin arkadaşına ait eve giderler. 94 yılında çekilmiş olan filmde duvarda görülen grafitiler, çiftin evinde bulunan eşyalar yeni uyarlamada Eric’in vücudundaki dövmeler olarak karşımıza çıkarken, Eric ile Shelly de dahil olmak üzere tüm karakterlerin özdeşleşim kurma olasılığı tanımayan, sığ ve derinliksiz yapıları kartondan yapılma oldukları hissini yaratıyor. Yıllar önce çekilmiş ve kült olmuş bir filmin tüm atmosferi ve dengeleri bozularak tüketim toplumuna hizmet etmek amacıyla gereksiz yere tekrar çekilmesi boşa para harcamaktan öte bir şey ifade etmiyor. İlk uyarlamada karganın her an Eric’in yanında olması, ona yol göstermesi gibi detaylar yani eğitimli bir hayvanla çalışmanın özverisi bulurken, yalnızca CGI ile gökyüzünde kargaların uçuşturulduğu bir filmle karşılaşmak oldukça üzücü. Her şeyden önce filmin çekimleri sırasında ölen Brandon Lee’nin anısına büyük bir saygısızlık olduğunu da üzülerek belirtmek gerekiyor.

Bill Skarsgård iyi bir oyuncu olmasına karşın, özellikle Pennywise’daki makyajı nedeniyle seçildiği de fazlasıyla belli oluyor. Film finale doğru Phantom of The Opera eserine öykünerek Eric karakterinin opera sırasında insanları öldürmesine evriliyor ki yalnızca kan görmek isteyen izleyicileri tatmin etmek adına bu sahnelerin konulduğu hissini de yeterince hissettiriyor. Üstelik başka bir kült yapım olan Nosfertu (2024)’nun yeni yapımında da Skarsgård’ın olduğunu görmek bu bağlamda oyuncunun inatla kült olan her yapımın üzerinden ilerlemeye çalışacağının ve sinefilleri ağlatmaya yemin ettiğinin de sinyallerini veriyor.

Sonuç olarak The Crow; kült yapımların tüketim kültürü uğruna harcanmaması gerektiğini fazlasıyla kanıtlayan, kült olmuş filmin yakınından bile geçemeyen ve o kült yapıma terini ve kanını akıtan Brandon Lee’ye bir küfür niteliğinde olmakla birlikte, kült yapımları seven sinefillerin özellikle uzak durması gereken yapımlardan biri oluyor.